İstisnasız, bütün bebeklerin bayıldığı bir oyun vardır.
Hani yüzünüzü ellerinizle ya da başka bir şeyle kapatırsınız.
Göremez sizi bebek, kaybolduğunuzu zanneder garibim.
Sonra bir anda kaldırırsınız yüzünüzün önündeki engeli.
“Ce eee!” dersiniz…
Önce şaşırır, sonra gülmeye başlar bebek…
Bebeğin sosyalleşme yolundaki ilk adımlarıdır aslında bu minik oyun…
***
Özellikle akıllı telefonların hayatımızı bütünüyle ele geçirmesinin ardından iyice yaygınlaşan sosyal medya da bizimle bu oyunu oynuyor adeta.
Gizlediğimiz “Biz”le yüzleştiriyor bizi.
Ve, “Ce eee!” diyor.
Bir dönem, şu sorunun yanıtını arardım kendimce.
Sosyal medya insanları değiştirdi mi?
Yoksa “Çıplak gerçeğini” mi koydu ortaya?
Yani bir başka deyişle; biz hep böyle miydik yoksa böyle mi olduk?
Açıkçası kafamda oluşan sentez netleşti…
Artık, sosyal medyanın bir tür turnusol kâğıdı işlevi gördüğünü iddia ediyorum.
Gösterdiğimiz “Biz” ile “Gerçek biz”i ayrıştıran…
***
Peşin peşin itiraf etmeliyim ki, sosyal medya karşıtı birisi değilim.
Kasmam da kendimi bu konuda…
Hayatın, zaman zaman “Gırgıra alınarak” çekilir hale geldiğini düşünürüm…
Dolayısıyla, sosyal medyanın da hayatın bir parçası olduğu gerçeğini kabul ederim.
Kaldı ki birçok sosyal medya uygulamasını da aktif kullanan birisiyim.
Sosyal medyayı “Tukaka” ilan etmem hiçbir zaman, edersem kendimle çelişirim zira…
Seviyorum hatta sosyal medyayı.
Toplumu analiz etmek adına harika bir laboratuvar bence sosyal medya…
***
Bundan birkaç yıl önce, yabancı bir dergide, İngilizce olarak kaleme aldığım, “Facebook Kullanıcılarının Sosyolojik Analizi” başlıklı bir makalem yayınlanmıştı.
Yazımda, insanların “Aslında neden” Facebook kullandıklarını sorgulamıştım.
Bir Yunan gazeteci arkadaşım okumuş, benden kendi diline çevirip, yönettiği haber sitesinde yayınlamak için izin istedi.
Yazının okunma ve paylaşılma istatistiklerini gördüğümde, aslında ne kadar doğru bir iz üzerinde olduğumu fark ettim…
Kendimce “Ce eee!” demek istemiştim ben de aslında yazımla…
***
Dediğim gibi, sosyal medya günümüz insanının ruh halini mükemmel bir biçimde dışa vuruyor.
Sosyal medya üzerinden irtibatta olduğum çok sayıda yabancı dostum da var…
Bu durum sadece ülkemiz için geçerli değil…
Dünyanın her yerinde kurulan, evrensel bir “Sahne” bu…
Ve bu bağlamda, en dikkat çekici detay “Yalnızlığımız” bence.
Kabul etsek de etmesek de, o kadar yalnızız ki, dahil olduğumuz alemin “Suni sosyalliği” sığındığımız bir liman oluyor bu yalnızlıktan kaçış için.
Uyanır uyanmaz, daha yüzünü yıkamadan, sosyal medyada gülümseyen yüzlerle dolu “Günaydın” mesajı paylaşanların varlığı bu gerçeği ortaya koymuyor mu?
İnsanın çevresinde “Günaydın” diyecek birilerinin olmaması, bunun yerine klavyeyle “Günaydınlaşması” aslında trajik bir durum değil mi?
Kişi güne başlar, evden çıkar…
Ne bindiği otobüsün şoförüne günaydın der…
Ne gazetesini aldığı bakkala…
Ne asansörde birlikte üst katlara çıktığı kimselere…
Ama sosyal medyadaki “Günaydın”ını hiçbir sabah ihmal etmez…
Sosyallik değildir bence bu, derin bir yalnızlığın dışa vurumudur olsa olsa…
***
Aynı durumu sosyal medya kullanımının sıklığında da görebiliriz aslında…
Kimileri vardır, gün boyu hiç durmadan bir şeyler paylaşırlar…
Hayret ederim…
Bu kadar boş vakti nereden ve nasıl bulurlar?
Sürekli bir şeyler paylaşacaksın, insanlar altına yorum yapacak, onlara yanıt vereceksin…
Bu resmen bir mesai ister!
Sorsanız, hepsi yoğunluktan yakınır.
"Kitap okuyor musun?" diye sorduğunuzda örneğin, "Zamansızlıktan" dem vurur hepsi.
Ama sosyal medyaya her zaman vakit vardır, bulunur…
Bu da yalnızlıktan kaçışın bir diğer versiyonu değil midir aslında?
İşi, gücü, sorumlulukları olan birisi sosyal medyaya günde ne kadar nasıl zaman ayırabilir ki?
Yoksa yoksa, gerçek dünyada, çevresi tarafından fazla ciddiye alınmayanların dikkat çekme yöntemi midir bu kadar sık paylaşımda bulunmak?
Yetiştirmem gereken işlere boğulup günlerce sosyal medyadan uzak kaldığım, paylaşımda bulunamadığım dönemler oluyor.
Merak edip soruyor bazı dostlar "Bir şey mi oldu?" diye...
"Şu an hayatımda paylaşmaya değer bir şey olduğunu düşünmüyorum." yanıtını veriyorum.
Bir sosyal medya kullanıcısı olarak "Gerçekten paylaşılmaya değer bir şey olduğunda paylaşılması gerektiğine" inanıyorum...
Paylaşmış olmak için paylaşmaya karşıyım.
Sosyal medya paylaşım başına para ödemiyor en nihayet...
Kaldı ki zaten "ender" olanlar her zaman daha cazip gelmez mi insana?
***
“Ciddiye alınmak” demişken, yine dikkatimi celbeden bir durum var...
Ki, “Klavye entelliği” olarak adlandırıyorum bu durumu…
Nasıl mı?
Örneğin bakıyorum sosyal medya özlü sözlerden geçilmiyor…
Güzel de, adı üzerinde “Öz” önemli…
Büyük Atatürk’ün sözlerini paylaşmak tamam da, zaman ayırıp bir “Söylev”i okumamışsa kişi…
Che’nin, Mevlana’nın, Einstein’in, Nazım’ın, Nietzsche’nin vs. yorumlarını paylaşmak da harika…
Ama sözlerini paylaştığı kimselerin kitaplarından bir tanesinin kapağını bile kaldırmamışa mesala…
Bu da “Yüzeyselliğini” ve hatta “Kolaycılığını” ortaya koymuyor mu insanın?
“Okumadan profesör” olma çabası değil midir bu?
Ve keza bu, cehaleti kamufle etmek değil midir aslında?
***
Sosyal medyanın insanı yüzleştirdiği bir diğer zaafı ise “Kendisine hayranlığı” bu bağlamda…
Ya da bir başka tabirle "Kompliman açlığı."
Bir insan neden, hemen hemen her gün, kendi fotoğrafını paylaşır?
Haydi, ergenleri, çiçeği burnunda gençleri anlıyorum…
Büyüdüklerini, artık çocuk olmadıklarını ispat çabası içinde büyük çoğunluğu...
Paylaşılan fotoğraflara da yansıyor zaten bu ruh hali...
Ya otomobil faktörü ön planda, ya da içki...
Ya da mankenlere öykünüldüğü her halinden belli kareler..
"Büyüme özentisi" diyorum ve gülümsüyorum...
Da…
Orta yaşa gelmiş kimselerin sürekli selfie paylaşmalarını anlamak mümkün değil.
Gerçek hayatta yaşayamadıkları, özlemini duydukları “İltifat işitme” beklentisini giderme yolu mudur bu?
Ya da “Bakın hala gencim, güzelim, yakışıklıyım.” deme ihtiyacının bir sonucu mu?
Yoksa yoksa yalnızlığın, çaresizliğin bir dışavurumu mu?
Sosyal medya çağı öncesinde bu mümkün değildi elbette.
Cebimizde vesikalık fotoğraf taşıyıp girdiğimiz ortamlarda bulunan herkese gösterecek değildik tabii ki…
Tuhaf bakardı insanlar, değil mi?
Peki, bugün sosyal medyada yapılanın bundan ne farkı var?
Bu arada çok sevdiği birisiyle birlikteyken o anı ölümsüzleştirmek, sosyal medyaya yansıtmak isteyenleri…
Katıldığı bir etkinliği duyuranları…
Gezi anılarını paylaşanları vs. kastetmiyorum…
Benim anlayamadığım, adlandıramadığım, sebepsiz, herhangi bir vesile olmadan kendi fotoğraflarını çekip paylaşanlar…
Ve bunu hiçbir gün aksatmayanlar…
Bu kadar mı bağımlısıyız “Amma da yakışıklısın” ya da “Çok güzelsin” övgülerinin?
Açıkçası ben, “Beğen” butonuna basmıyorum bu gibi paylaşımlara tanık olduğumda…
Ego tatminlerine destek vermediğim arkadaşlarım kusuruma bakmasınlar artık…
***
Yine sosyal medyanın provoke ettiği zaaflarımızdan biri de yasak savmaya olan eğilimimiz…
Biri kalkar “İyi bayramlar” yazar misal…
Mesajın altına tesbih taneleri gibi sıralanır diğer mesajlar “İyi bayramlar, iyi bayramlar, iyi bayramlar…”
Ya da birisinin doğum günü olduğu duyurulur sosyal medyada…
Hemen sağanak gibi mesajlar yağmaya başlar…
“Kutlu olsun, kutlu olsun, kutlu olsun…”
Samimiyetten uzak…
Plastik çiçeklere benzetirim bu mesaj(lar) silsilesini.
Özellikle itina ederim bu “Adet yerini bulsun” diye yaratılmış kutlama sağanaklarının bir damlası olmaktan.
Tercihen bizzat arayıp, muhatabımın sesini duyarak kutlamayı tercih edenlerdenim ben…
***
Hadi, bunları bir yere kadar anlayışla karşılarım da…
Bir husus var ki, düpedüz “Saygısızlık” ve hatta “Kabalık”tır aslında…
Üniversitede verdiğim “Görgü Kuralları ve Protokol” dersimde öğrencilerime sosyal medyada dikkat etmeleri gereken nezaket kurallarını da aktarıyorum…
Sürekli anımsattığım, adeta gençlerin beyinlerine “Kazımaya çabaladığım” bir husus var…
Sosyal medyada ifade edilmeyecek, ifade edilmemesi gereken yegâne mesaj “Taziye”dir.
Görgüsüzlüğün ta kendisidir bence.
Doğum gününde, evlilik yıldönümünde, işinde terfi ettiğinde, rahatsızlandığında vs. arkadaşınıza sosyal medya üzerinden duygularınızı iletebilirsiniz.
Ama söz konusu olan “Vefat” ise bu olmaz.
Tercihen ziyaret edilerek ya da hiç olmazsa telefonla aranarak dilenir başsağlığı…
Sevdiğiniz birisini kaybettiğinizde, usulen yazılmış soğuk satırları mı okumak istersiniz…
Ya da dostunuzun ama teniyle ama sesiyle size dokunup acınızı paylaşmasını mı?
***
Sosyal medyanın açığa çıkardığı hasletlerimizden birisi de ilgiye olan açlığımız…
Görüyorum, eminim sizler de tanık oluyorsunuzdur…
Adam ya da kadın rahatsızlanmış, hastaneye gitmiş…
Kolda serum veya alçıda ayak…
O psikolojiyle, kendi derdine düşeceği yerde…
Sağlığına kavuşmayı düşüneceğine…
Fotoğrafını çektirip sosyal medyada paylaşıyor.
Hani bir yerini vurduğunda annesine babasına koşturup “Uf oldu; öp de geçsin.” diye gösteren çocuklar misali.
Bu nasıl bir mantıktır, anlayabilen varsa, beri gelsin…
Bu kadar mı aç kaldık insanların şefkatine, ilgisine?
Peki ya her yediğinin, içtiğinin fotoğrafını çekip paylaşanlara ne demeli?
Bulan var bulamayan var, yiyen var, yiyemeyen var…
Nerede kaldı peki hassasiyetlerimiz?
***
Velhasıl bir kum yığını sosyal medya…
Ve bizler deve kuşu gibi gömüyoruz kafamızı o kumun içine…
Zannediyoruz ki kimse görmüyor, anlamıyor, fark etmiyor.
Oysa kabak gibi ortaya çıkartıyor bizi sosyal medyadaki duruşumuz…
“Ce eee” diyor paylaşımlarımız bize ve iletişim halinde olduklarımıza…
***
Sosyal medya hayatımızın bir parçası artık…
Bunu yadsımak zor, yadsımaya gerek de yok…
İş ki, bilinçli kullanılsın…
Katıldığınız bir davette herkese eşlik etmek için bir kadeh bir şey içersiniz…
Bu normaldir…
Sosyal içicilik denir buna…
Ama eğer şişeyi hiç yanınızdan ayırmıyorsanız…
Dibini görmeden rahat edemiyor, kendinizi durduramıyorsanız…
İşte o zaman bu başka bir şeydir…
Bağımlılıktır…
Nasıl ki aşırı oranda alınan alkol otokontrolü ortadan kaldırıp insanın gerçek kimliğini ortaya dökerse…
Sosyal medya sarhoşluğu da kişinin içinde sakladığı “Gerçeği” yansıtır çevresine…
Yaşanan da bu değil midir zaten son tahlilde?