Yazarlar vardır…
Hayatınıza dokunur kitaplarıyla…
Girdap gibi çekerler sizi dünyalarına…
Bir kitabıyla başlarsınız…
Yetmez…
Kesmez…
Durduramazsınız kendinizi, biraz daha tanımak istersiniz…
Sonra bir bakarsınız, tüm kitaplarını okumuşsunuz…
***
Bu bağlamda örneğin İlhan Selçuk’un yeri özeldir benim için…
“Düşünüyorum Öyleyse Vurun” ile tanımıştım “rahmetli” demekte her zaman zorlandığım Selçuk’u…
Sonrasında bütün kitaplarını deyim yerindeyse yaladım, yuttum…
***
Ve üniversite öğrenciliğimde tanıştığım, içsel devrimlerimi ateşleyen Albert Camus…
Tüm kitaplarını okudum Camus’nün…
Hatta başyapıtı “Yabancı”yı tam altı kez…
Üç defa Fransızca orijinalinden, üç defa da farklı çevirilerinden.
Camus’yü okurken tanıştığım varoluşçuluk 20’li yaşlarımın düşünsel yolculuğunda pusulam oldu adeta…
Camus okulunu bitirdim, bu sefer sıra geldi Jean Paul Sartre’a…
“Bulantı” ile başlayan bir diğer yolculuk…
Derken Kafka…
***
Son birkaç yıldır Paulo Coelho ile yakınlaştım bu bağlamda…
İlginçtir, tüm dünyada tanınmasını sağlayan “Simyacı”sını çok sonraları okudum Coelho’nun…
Bir otobüs yolculuğunda başladı her şey…
Servisi kaçırmak üzereydim…
Aceleyle bir kitap çektim aldım kütüphanemden evden çıkarken…
Sabaha kadar uyutmadı, bırakamadım elimden…
Sonrasında keşfe çıktım yolculuk arkadaşım Coelho’yu…
Tüm kitaplarını aldım…
Tek tek okuyorum, bitmek üzere Coelho setim…
***
Geçen hafta metroda okuduğum bir kitabındaki yaklaşım kafamda şimşek çaktırdı.
Benzer bir düşünceyle meşguldü benim de usum bir süredir.
Şöyle diyordu Paulo Coelho…
“İyi yürekli adam rolü oynamak, yalnızca hayatta tavır almaktan korkanlara özgü bir şeydir.”
Sevilmeden yapamayanlar için de aynı durum geçerli değil mi?
***
Sevilmek bir ihtiyaç mıdır?
Bence evet…
Sevilmeden yaşayabilir mi insan?
Sanmıyorum…
Kaldı ki meşhur “İhtiyaçlar Piramidi”nin mucidi Maslow da aynı hususa dikkat çekiyor…
İnsanın, sevilmeye duyduğu ihtiyaca vurgu yapıyor.
Sevilmeyi sever insanoğlu.
Çünkü sevilmek ruhun rehabilitasyonudur.
Güven ve huzur verir sevilmek…
***
Ama bir de sevilme bağımlılığı var…
Ki, çevreme baktığımda bu bağımlılığın ne denli yaygın olduğunu hayretle müşahede ediyorum.
Sevilme müptelalığı da diyebiliriz buna.
Sevilmenin araç olmaktan çıkıp, amaca dönüşmesi…
Arabesk bir ruh hali yani…
***
Sevilme bağımlılığını ben de Coelho gibi korkaklıkla özdeşleştiriyorum açıkçası…
Sevilmeme korkusu emperyalist bir biçimde ele geçiriyor insanı.
Ödünler başlıyor önce…
Farklı düşünse de dillendiremiyor insan.
“Sevilmem” korkusuyla.
Kişi kendisi olmaktan çıkıyor.
Olduğunu değil, olması gerektiğini yaşamaya, sergilemeye başlıyor.
Düşündüğünü değil, söylemesi gerektiğine inandığını dillendiriyor.
Bunu goygoyculuk takip ediyor…
Ve popülizm…
***
Yanlışa “yanlış” kötüye “kötü” diyemiyor insan sevilmeme korkusuyla.
Eleştirmeye çekiniyor…
Başarısız olduğunu bal gibi de bildiği birisine, sahte methiyeler düzmeyi tercih ediyor.
Anadan üryan gezindiğini görse bile “Kral çıplak” diyemiyor.
***
Bu “Al gülüm ver gülüm”cülük sosyal hayatımızın her alanında geçerli değil mi?
Sevdiğimiz kişinin…
Birlikte çalıştığımız kimselerin…
En yakın dostlarımızın, akrabalarımızın vs. sevgilerini yitirmeme uğruna yutmuyor muyuz çoğu zaman doğru bildiklerimizi.
Neden?
Sevilelim diye…
***
1995 yılında yayınlandı ilk kitabım.
Bir siyasi araştırmaydı.
Kitabımı kaleme alırken, incelediğim döneme tanıklık eden tanınmış bazı siyasetçilerle de röportaj yapmıştım.
Görüştüğüm isimlerden bir tanesi, bir hayli “sivri” bir siyasetçiydi.
Sormuştum kendisine…
“Bir grup partili sizi çok seviyor ama bir grup da var ki hiç sevmiyor, hatta nefret ediyor. Yok mu bunun ortası?”
Gülümsemişti sorum karşısında…
“Herkesin sevgilisi Türkan Şoray.” demişti.
Ve eklemişti:
“Ben Türkan Şoray değilim… Beni sevmeyenler doğru yolda olduğumu gösterirler bana… Fikirlerimin sağlamasıdır beni sevmeyenler...”
***
Benzer bir yaklaşımı da, geçenlerde, felsefe konuşmaktan büyük keyif aldığım bir dostumdan dinlemiştim.
Şöyle demişti dostum…
“Seni sevmeyenlerin kanaatlerini bir madalya gibi taşımalısın bence.”
Sizi bilmem ama ben de bu fikirdeyim.
Herkes tarafından sevilmek aslında korkutucu…
Düşünsenize, namuslusu da seviyor, namussuzu da…
Aydın düşünceli olan da seviyor, bağnaz kafalı da…
Entelektüeli de seviyor cahili de…
Olabilir mi böyle bir şey?
Amorfluk değil midir bu?
İlla ki sevmeyenler olacak…
Olmalı da…
Atatürk’ün bile sevmeyenleri yok muydu özgürlük mücadelesine başlarken?
Vardı…
Hatta çoğunluktaydı sevmeyenleri belki de…
Atatürk’ü Atatürk yapan, ilkelerinden ödün vermemesi…
Popülizm yapmaması…
Bazı çok yakın arkadaşlarının sevgisini yitirme pahasına bile, doğru bildiğini söylemekten imtina etmemesi değil mi?
***
Sevilmek güzel…
Ama önemli olan insanın kendisini “sevdirme” çabası içine girmemesi…
Kendisi olduğu için sevilmesi…
Sevilme ihtiyacını bir bağımlılık haline getirmemesi yani…
Aksi takdirde okşanmak için bacaklara sürtünen sırnaşık bir kediden ne farkı kalır insanın?
***
“Olduğun kişi olarak sevilmemek, olmadığın biri gibi davranarak sevilmekten daha iyidir.” diyor Andre Gide…
Hal böyleyken omurgasız bir sevgidense…
Dik duran bir sevgisizlik daha anlamlı değil mi?
“Yeter ki onursuz olmasın aşk.” diyen o meşhur şarkıdaki gibi.
Sevilmenin de bir onuru olması gerekmez mi?